Bloglar

Hikayeler

Çok eski yıllarda, alçakgönüllü, adalet sahibi bir hakan, bu hakanın da güzeller güzeli bir kızı varmış. Kız güzelmiş ama öyle kötü bir huyu varmış ki güzelliğini gölgeler, başkaları tarafından sevilip sayılmasını engellermiş. Bu kızın kötü huyu, çok kibirli olmasıymış. Kimseyi ve hiçbir şeyi beğenmez, herkesi aşağılarmış. Bu yüzden dostu arkadaşı da yokmuş. Kızın bu kötü huyundan bezginlik getiren ülke halkı ona "Kibirli Sultan" adını takmış.

 

Kibirli Sultan evlenme çağına gelmiş. Gelmiş ama kimseyi beğenmediği için evlenmesi de gecikiyormuş. Babası bakmış ki olacak gibi değil, aklına bir çare gelmiş. Sarayda büyük bir eğlence hazırlamış, bu eğlenceye birçok komşu ülkenin hakanlarını, prenslerini, zengin ve ünlü kişilerini çağırmış. Herkes yiyip içip eğlenirken kızına, "Beğen içlerinden birini. Kimi beğenirsen seni onunla evlendireceğim" demiş.

 

Kibirli Sultan ne kadar davetli varsa önlerinden bir bir geçmiş. Geçerken de durmadan söyleniyormuş:

 

- Bu çok şişman!

 

- Bu çok çirkin!

 

- Bu çok zayıf!

 

- Bu çok uzun!

 

- Bu çok kara!

 

- Bu çok kısa!

 

Böyle yürüyüp giderken salonun en dibinde gördüğü bir davetli karşısında çakılı kalmış. Sonra ellerini dizlerine vura vura gülmeye başlamış. Bir yandan gülüyor, bir yandan da konuşuyormuş.

 

- Ömrümde böyle bir karanlık surat görmedim. Buna dense dense "Karanlıklar Hakanı" denir!

 

Böyle diyerek onu da geçmiş ve odasına çekilip yatmış uyumuş.

 

Baba hakan kızının yaptığı bu terbiyesizliğe çok üzülmüş. Tüm davetlilerden tek tek özür dilemiş ve eğlence gecesi tatsız biçimde sona ermiş.

 

Ertesi gün babası kızını yanına çağırmış.

 

- Dün gece beni herkese rezil ettin. Düşündüm de senin gibi kibirli bir kızın dengi ancak bir dilenci olabilir. Saraya ilk gelecek dilenciye seni vereceğim. Kibirli Sultan ağlamaya, babasından af dilemeye başlamış ama babasının kararı kesinmiş. Aradan birkaç gün geçmiş, saraya eski yırtık giysileriyle bir dilenci gelmiş. Hakan da bunu bekliyormuş.

 

"Sana bir altın mı yoksa kızımı mı vereyim?" diye sormuş dilenciye. Dilenci, güzeller güzeli Kibirli Sultan'a bakmış ve:

 

- Paran pulun senin olsun hakanım. Bana kızını ver, demiş. Ve Kibirli Sultan'ı alarak saraydan çıkıp gitmiş.

 

Gide gide yolları cennet gibi bir ormana çıkmış. Kibirli Sultan dilenciye sormuş:

 

- Bu güzel orman kimindir?

 

- Karanlıklar Hakan'ınındır. Eğer onunla evlenmiş olsaydın, bu cennet orman şimdi senin olacaktı.

 

Biraz daha gitmişler, türlü meyve ağaçlarıyla bezeli yemyeşil kırlıklara, çayırlıklara varmışlar. Kibirli Sultan yine sormuş:

 

- Bu kırlar, çayırlar kimin?

 

- Bunlar da Karanlıklar Hakan'ınındır. Onunla evlenmiş olsaydın şimdi bu yerler de senin olacaktı.

 

Kibirli Sultan derin bir üzüntü ve pişmanlığa kapılmış.

 

Ve yine yürümüşler. Bu defa da kocaman güzel yapıları olan düzenli ve zengin bir şehre çıkmış yolları. Kibirli Sultan dayanamamış, sormuş.

 

- Ya bu şehir kimindir?

 

Bu şehir de Karanlıklar Hakan'ınındır. Onunla evlenmiş olsaydın şimdi bu şehirler de senin olacaktı.

 

Kibirli Sultan ağlamaya başlamış. Dilenci onu yeniden yürütmüş ve şehrin dışında viran bir kulübe önüne getirmiş.

 

- Al, burası da senin evin. Şimdi önce ortalığı temizle.

 

Sonra çorba pişir. Daha sonra ilerideki dereden su taşı, kazanı kaynat ve birikmiş çamaşırlarımı yıka. Durma hadi! Çabuk!

 

Kibirli Sultan işe koyulmuş hemen. Söylenenleri bir bir yapmış ama yorgunluktan da canı çıkmış. Akşamın karası toprağa henüz iniyormuş ki, bir köşeye kıvrılıp uyuyakalmış.

 

Ertesi gün dilenci, dere kıyısındaki söğüt ağaçlarından bir kucak dal toplayıp getirmiş, Sultan'ın önüne koymuş. Geçinmek için para kazanmamız gerek. Sen bu dallardan sepet ör, ben götürüp pazarda satayım. “Hadi!” demiş.

 

Hakan kızı sepet örmeyi nereden bilecek? Dalları almış, eğip bükmüş ama örmeyi bir türlü becerememiş. Dilenci çekip almış elinden dalları.

 

- Beceriksiz kadın sen de! Bu kadar kolay işi beceremeyen insan neye yarar ki?

 

Diye bağırarak kısa zamanda üç-beş sepet örmüş, satmak için şehir pazarına götürmüş.

 

Bir başka gün kil çamurundan çanak-çömlek yapmış dilenci. Bir çuvala koyup Sultan'ın sırtına yüklemiş.

 

- Bunları şehir pazarına götür ve sat. Ama birini bile kırarsan gözüme gözükme.

 

Tamam mı?

 

Sultan bir şey demeden sırtındaki çuvalla yola düşmüş, şehre doğru yürümeye başlamış. Evden biraz uzaklaşmış ki, arkasından bir atın dörtnala üzerine gelmekte olduğunu görmüş. Binicisi atı sanki Sultan'ın üzerine üzerine sürüyormuş. Sultan ezileceğinden korkarak kendini yolun kenarına atmış, sırtındaki çuvalla yüzükoyun yere düşmüş. Tabii çuvaldaki çanak-çömleğin tamamı da kırılıp un ufak olmuş.

 

Atlı hızla uzaklaşmış, Sultan düştüğü yerden kalkarak ağlaya ağlaya kulübeye geri dönmüş. Dilenci kocası çuvaldaki kırılmış çanak çömleği görünce öfkeden deliye dönmüş.

 

- Ne sorumsuz, ne beceriksiz kadınsın sen! Eline aldığın her şeyi kırıp döküyorsun. Şimdi ne yiyip ne içeriz? Aç kaldık aç!

 

Sultan bir köşeye çömelmiş, bir söz bile etmeden ağlamış, ağlamış.

 

Aradan bir gün daha geçmiş, dilenci Sultan'a:

 

- Düş önüme, seni Karanlıklar Sultanı'nın sarayına götüreceğim, demiş. Orada aşçı olarak çalışacaksın.

 

Sarayda artan yemekleri eve getirirsin de karnımız doyar bari.

 

Almış saraya götürmüş Sultan'ı. Sultan da hiç söz etmeden mutfağa girmiş, çalışmaya başlamış.

 

Birkaç gün sonra sarayda düğün hazırlıkları başlamış. Karanlıklar Sultanı'nın oğlu evlenecekmiş. Kazanlar dolusu yemekler pişmiş, mangallarda av etleri kızartılmış. Sonra hakanlar, sultanlar, prensler doluşmuş saraya. Çalgılar çalmaya, köçekler oynamaya başlamış.

 

Kibirli Sultan, mutfağın bir köşesinde kötü kaderine ağlayıp duruyormuş. Önce sultanları ve prensleri yüksek kibri yüzünden beğenmeyip şimdi bir saray mutfağında aşçılık yaptığı için de en çok kendine kızıyor, pişmanlık duyuyormuş.

 

İşte, tam bu sırada mutfağın kapısı açılmış, İçeriye sırma kaftanlı bir prens girmiş. Yürümüş ve ağlamakta olan Sultan'ın yanına gelmiş. Sultana dikkatle bakan bu genç prensin, kocası olan dilencinin ta kendisi olduğunu fark etmiş. Heyecandan ağzı dili tutulmuş Sultan'ın. Prens eğilip Sultan'ın elini tutmuş, kaldırmış.

 

- Ben aslında Karanlıklar Sultanı'nın oğluyum güzel kız.

 

Dilenci kılığına girmem bir oyundu. Bu oyunda seni zor işlere saldım. Yordum, azarladım ve kibrini kırmaya çalıştım. Bir çuval çanak-çömleği kıran o altı da bendim. Hayatın zor ve çileli yanını da göstermek istedim sana. Bir lokma ekmeğin ne kadar güçlülükle kazanıldığını göstermek, kibrin ne kadar boş bir şey olduğunu anlatmak istedim. Ve sanıyorum ki bunu başardım...

 

- Evet, prensim başardın. Şimdi öyle büyük bir pişmanlık ve utanç içindeyim ki...

 

Prens, Sultan'ın elinden tutarak merdivenlerden çıkarmış, sarayın geniş bir odasına sokmuş.

 

- Burada istemediğin kadar giysi var. En güzelini seç ve giy. Çünkü Sultanım, bu düğün bizim düğünümüz.

 

Düğün, her masalda olduğu gibi kırk gün kırk gece sürmüş. Prensle Sultan dünya evine girmişler ve o günden sonra Karanlıklar Hakanı adı "lşık Hakan’a” ülkesinin adı da "Güneş Ülkesine” dönüşmüş.

 

Gökten ne elma düştü, ne armut. Bu defa bir altın öğüt düştü ki, okuyanlar aralarında pay ede...

Mustafa Karasan

www.ihlara.net

Yorum Yaz


Benzer Hikayeler